| Altı noktalı emniyet kemerini tekrar bağlayarak marşa mı yoksa LCD ekranın kumandası üzerindeki düğmeye mi? Hangisine basmam gerektiğinden emin değilim. | |
Sürekli olarak geri tepen direksiyon simidiyle güreşirken Mitsubishi’nin arkasında devasa bir toz bulutu bırakarak gittiğini fark ettim. Bu haliyle manzaraya imzasını atar gibiydi. Virajlara girerken normal yol otomobillerinde bırakın kullanmayı hiçbir zaman denememiş ve hiçbir ders almamış olmama rağmen şimdi çok doğal ve kolay gelen sol ayak frenini kullanıyorum çünkü otomobilin arka tarafı apeksten önce başını alıp gidiyor.
Ağaçların arasından akıp giden yolda olabildiğince hızlı gitmeye çalışırken yol bilgisi kulaklarımı dolduruyor. Yoldan en ufak bir şekilde yapacağım çıkışın bile felaketle sonuçlanacağını bildiğimden, her iki taraftaki vahşi dünyada neler olup bittiğine aldırmadan tamamen yola konsantre olmuş durumdayım. Nasıl olduğunu anlamadan zaman akıp gidiyor ve durduğumda aynı şeyi bir kez daha yapmak istiyorum.
Ancak etaba ikinci defa çıkmak için ne yapmam gerektiğini bilmiyorum. Altı noktalı emniyet kemerini tekrar bağlayarak marşa mı yoksa LCD ekranın kumandası üzerindeki düğmeye mi? Hangisine basmam gerektiğinden emin değilim. Sega (evet Mega Drive’dan yada uzay oyunlarından tanıdığımız marka) her ikisinin de güzel olduğuna inanarak beni hem bir Group N Mitsubishi’nin çanağa benzeyen koltuklarına hem de bir PlayStation 3’ün karşısında duran rahat kanepeye oturttu. Gerçek hayatla yeni oyunları Sega Rally arasındaki farkı ancak bu şekilde anlayabilirdim.
İlk önce gerçek hayattan başlayalım. Devasa Ascari kompleksinin sanırım en uzak köşelerinden birindeyim ve beynimi pişiren çöl güneşi altında önümdeki savanaya bakarken ağacın birinden bir leoparın atlayarak yanıma gelmesinin hiç de saçma olmayacağını düşünüyorum.
Heyecanlı ve endişeliyim. Bilgisayar oyunlarını seviyorum fakat Sega Rally oynamanın gerçek hayattaki tecrübenin yerini asla ve asla tutmayacağını düşünüyorum. Ancak gevşek bir zeminde gerçek bir ralli otomobili kullanmak yerine yine de Sega’yı tercih ederim. Çünkü bu güzelim otomobili tamamen pert etme ihtimali de var ve ona bir zarar vermek istemiyorum.
Kaskımı düzeltiyorum. Intercom açık. Ana şalter açık ve Evo VI’nın dört silindirli motorunu çalıştırıyorum. (Bu arada bunun bir Evo VIII yada IX olmadığı için üzülüp üzülmediği sorarsanız bunu kafama bile takmıyorum çünkü Makinen şampiyonlukları onlarla kazanmadı.) İlk turumda etabı tanıdım, ikinci turumda biraz hızlı gittim ve üçüncü turumda ise gaza, deyim yerindeyse, ölümüne bastım. Gerçekten de öyleydi çünkü gevşek zemindeki direksiyon hissi neredeyse sıfırdı. Direksiyonu, gaz pedalını ve frenleri normal otomobillerde kullandığınızdan çok daha fazla kullanıyorsunuz ve bu yüzden otomobil sürekli olarak hareket ediyor ve kayıyor – Evo’nun davranışlarını ‘ne yapmak istiyorsa onu yapıyor’ şeklinde özetleyebiliriz.
Ancak otomobilin tüm bu saldırgan davranışları bana o ana kadar denemediğim bir şeyi öğretmiş oldu. Fren pedalına sol ayağımla basıyordum. İnanılmaz kolay bir şey ve onun sayesinde Evo’yu tüm etap boyunca ikinci viteste kullanabilme imkanı bulabildim. İlk seansın sonunda hızlı sol-sağ-sol hareketlerini öğrenmiştim – otomobilin kayma (drift) yönünü değiştirmek için direksiyonu bir yönden diğerine ardından düzeltmek için ters yöne hızlı bir şekilde çevirebiliyordum – ancak sert virajlarda hala sıkıntı yaşıyordum.
Şanslıydım çünkü yanımda Guy Wilks – 2005 JWRC ikincisi ve şu anda İngiliz Ralli Şampiyonasında Gwyndaf Evans’ın takım arkadaşı – vardı. Bana verdiği talimatları dikkatle dinliyordum: sert bir fren yap, bu sayede otomobilin arka tarafı hafifler. Ardından direksiyonu hafif bir şekilde virajın ters istikametinde döndür ve apeksten hemen önce dönüş işlemini bitirmek için hemen yönünü düzelt. Sonra gaza yüklen...
Virajdan çıktık ve hızlanıyoruz. Fren yap, direksiyona hakim ol, gaza bas – kontrol edilmesi gereken çok iş var fakat sanırım üstesinden gelebilirim. Diğer iki turda daha rahattım ve bu nedenle daha çok eğleniyordum. Korktuğundan olsa gerek, öğretmenim herhangi bir şey söylemese bile ne yapacağımı biliyordum.
Olağanüstü bir şekilde terlemiş olarak fakat lotodan büyük ikramiyeyi tutturmuşçasına mutlu bir şekilde otomobilden inerken Guy, “İyi bir iş çıkardın,” dedi. “Bir ara seni gösteri pilotu zannettim.”
Şimdi sıra sanal dünyada. Ellerim Logitech G25’in (oyunda kullanmak üzere seçtiğimiz direksiyon) üzerinde Sega Rally’deki etabımın yüklenmesini beklerken oyun hakkındaki kuşkularımı gözden geçiriyordum. Nasıl olur da gerçek hayatın aynısı olabilirdi? Gerçekse eğer en azından etabı bitirince üzerimdeki tozdan kurtulmak için üst üste üç kere duş almak zorunda kalmayacaktım.
Oyun yeni kurulan Racing Studio’dan (kendini tamamıyla yarış oyunlarına adamış ve modellerin dinamik özelliklerini geliştirme konusunda sürekli olarak çalışan bir ekipten oluşan Yarış Stüdyosu) çıkan ilk ürün olduğu için Sega için büyük önem taşıyor. Gözüme çarpan ilk şey grafiklerin olağanüstü derecede güzel oluşu oldu. Tropik, Kanyon, Dağ, Kutup, Göl kenarı yada Safari modu olsun gördüğünüz inanılmaz görüntü karşısında donup kalacaksınız. Sega Yarış Stüdyosu müdürü Guy Wilday (aynı zamanda evo’nun büyük bir fanatiği) oyunu ‘seçilen herhangi bir modda yaşanan en güzel gün’ olarak tarif ediyor. Bitkiler daha yeşil duruyor, etaptaki insanlar kibar bir şekilde sizi alkışlıyor ve ılık güneşin aydınlattığı gökyüzünün rengi azur mavisi – havada uçan balonları bile görüyorsunuz. Bu en basit ifadesiyle gerçekten kaçış. Süspansiyon kolları ve arka diferansiyellerine kadar detaylandırılan otomobiller de oldukça güzel fakat Evo IV’den biraz farklılar.
Gerçeklikten biraz uzak olan bazı özellikler biraz hayal kırıklığı yaratsa da lider otomobilin gerçek aktörü Ketih Burden’ın da dediği gibi bunun bazı avantajları var. Örneğin Pikes Peak Audi Sport quattro ile yarışabilmek oldukça güzel ancak önünü çarptığınızda kopup giden ön spoyler işinizi biraz zorlaştırabilir...
Savaş atımı seçtikten sonra (bir Evo’yu kovalamak için görüntüsünden dolayı Stratos’u seçtim) etaba başlar başlamaz ekranın her yerini sanal çamur kaplıyor. Otomobilde bundan nasibini alıyor fakat bir su geçişine girmeniz durumunda yıkanıp temizleniyor. İlerledikçe oyunun sahip olduğu en büyük kozlardan birini fark etmeye başlıyorsunuz: yüzey deformasyonu. Yollar hangi kaplamayla yapıldıysa önce bunun üzerinden geçiyorsunuz ancak aynı yerden ikinci turda geçiş yaptığınızda otomobilin farklı davranışlar sergilediğini fark ediyorsunuz. Birinci turda asfalt zemindeyken otomobili lastik izleri bırakarak yada kardan giderek kullanın. İkinci turda aynı yerden geçtiğinizde otomobilin daha fazla yol tutuşa sahip olduğunu göreceksiniz. Çok zekice bir şey ve aynı zamanda çok şaşırtıcı bir şey çünkü yedi yada sekiz yıl önce buldukları bu gelişmeyi kullanıma sunmak için PS3’ü ve Xbox 360’ı beklemek zorunda kalmışlar.
Sürüş özellikleri açısından baktığımızda Mitsubishi Subaru’dan doğal olarak daha çok dikkat istiyor. Stratos’u buz üzerinde sürmeye çalıştığım zaman bunun yine doğal olarak imkansız olduğunu gördüm. Aynı gerçek hayatta olduğu gibi ayağınızı gazdan çekmeniz ve virajı hafif kayarak dönmek için sert bir fren yapmak zorundasınız. Çizgiler de büyük önem taşıyor. Tümseklerden geçtiğiniz zaman otomobili tekrar düzeltmek için direksiyonla güreşmeniz gerekiyor. Tasarımcılar Peugeot 205 T16 gibi otomobillerin kontrasız kullanılma zorluğunu bilmeyen kullanıcılar için bir kolaylık unsuru ekleyerek ilk virajda köşede duran zürafa’ya çarpmamaları için gerekli önlemi almış.
Oyun büyük bir eğlence kaynağı ve aynı zamanda favori oyunumuz GT4’ün yerine geçebilecek kadar da atari havasında. Pasaportunuzda ‘Richard Meaden’ yazmıyorsa ve ille de Evo kullanmak istiyorsanız Sega Rally bunu yapabileceğiniz tek yer.
Gerçek hayata olan yakınlığına gelince... Bu oyun ralli tutkunuzu ölümsüzleştirebilir ancak Group N Evo ile 90 derecelik bir dönüş yapmak TV ekranındaki otomobille drift yapmaktan çok daha heyecanlı bir şey...

