Her şey, çocukluk yıllarımda hayatıma giren oyuncaklarla başladı. Benim için sadece geriye doğru çekildikçe hızlanan şeylerden ibaret değildi onlar. Sakın ha duvara çarpmasın… Ardından ağlayan bir ben. Sakın ha takla atmasın... Ardından oyuncağından özür dileyen bir ben. Aslında bugün neler olacağı o yıllardan belliymiş. Daha sonra yerli otomobil dergileri girdi hayatıma. Ayın başı olmasıyla birlikte büfeye koşup, henüz para üstünü almadan yırtıp attığım dergi poşetleri… Bir sonraki sayfadaki resimleri görmek için yırtarcasına çevirdiğim sayfalar… Birkaç yıl sonra da çeşitli internet siteleri aracılığıyla yurtdışından tanıştığım arkadaşla. İnternet üzerinden paylaşılan dosyaların ardı arkası kesilmiyordu. Dosyalar, otomobil fotoğraflarından ve videolarından ibaretti. Henüz 15,16 inç’lik jantların, basit bir hava filtresinin veya komik fiber parçalarının “modifiye” olarak isimlendirildiği yıllardı o aralar. Yurt dışındaki fuar, show veya organizasyonlara giden arkadaşlarımın attığı resimlere bakmak zordu… İnceleyip sorular sormak mı? Bir o kadar zor… Kafamda oluşan binlerce soru işareti; Nasıl? Kim yapmış? Nasıl gidiyor? “Stock” sıfatıyla nitelendirdikleri yüklü drag araçlarını ne zaman gözlerimle görecektim? Ama beni asıl üzen ve düşündüren o soruydu; “Özcan, Türkiye’de böyle araçlar veya onları yapacak ustalar yok mu?”

